388

Güneş tenine çarpıyorsa güzel, pencere karşında açılıyorsa. Su akıyorsa dudaklarına, tuz ekmeğinde güzel. Renkler giydiklerinde, saçların değiyorsa denize işte ancak öyle güzel. Üzerinden geçtiğin yollar farkında değil ama kenarında açan çiçekler sana hürmet ederler. Görmezsin. Elbette görmezsin bulutlarda seni bekleyenleri, yağmur yağacak bir şehre gitmeni isterler. Bilmezsin. Nasıl bilmezsin ellerine değen eşyanın bahtiyar hissini. Bozuk saat çalışmaz mı, solmuş çiçekler can bulmaz mı, ömrü uzamaz mı kırıldı kırılacak ağacın dalları. Kocaman bir okyanus, derinliği bilinmez. Bilinir mi sanıyorsun gözlerinin içinde görünenler. Bir tek sesin duyulur, sesinde güneşlenmek, sesinle mehtabı karşımda bilmek ve elbette soluğun içinde saatlerce yüzmek; İşte, bu dünyayı yaşanır eden birkaç gerçek.

Seni Düşünüyorum – Nâzım Hikmet



Türkiye Komünist partisi, 
                 T.K.P.'m benim,
                        seni düşünüyorum.
Sen dünümüz, bugünümüz, yarınımızsın,
en büyük ustalığımız,
                   en ince hünerimizsin.
Sen aklımız, yüreğimiz ve yumruğumuzsun.
Dünyada bir anlı şanlı soyun var :
sen küçük kardeşisin V.K.P. (B)'nin.
Sen bana bugün
           mübarek alnımdaki yara yerinle
ve işçi bileklerinde zincir izleriyle göründün, 
yürüyorsun dimdik, pırıl pırıl.
Ömrümde yalnız seninle 
         ve senin safında olmakla övündüm. 


Bacımınkiler gibi gök gözlü şehrim,
                      İstanbul'um
                         seni düşünüyorum.
Oturmuşum deniz kıyısına, 
bakıyorsun limana gelen Amerikan zırhlısına.
Hastasın, açsın, öfkelisin.
O da bakıyor sana,
hem de nasıl,
efendinmiş,
       patronunmuş,
             sahibinmiş gibi itoğlu it.


Bozkırdaki tarlalar sizi düşünüyorum.
Belki karasapanla sürülürdünüz,
kavruk olurdu ekininiz,
kavruktu mavruktu, buğday idi ya,
Amerikan şimdi beton dökmüş oraya,
ölüme uçak alanı yapmış sizi.


Uzun uzun şoseler sizi düşünüyorum.
Üstünüzden kervan geçmez, kuş uçmaz,
ölmeğe, öldürmeğe gidilir yalnız.


Seni düşünüyorum tornacı Rahmi.
Belki bu sabah basıldı evin,
belki şimdi Birinci Şubedesin,
kolların kelepçeli arkadan,
                kan içinde yüzün gözün.
Biliyorum söyletemezler :
''Barış Yolu'' dergisini kimden alıp dağıttığını.


Seni düşünüyorum Hasan oğlu Hüseyin.
Mangalardan birinin bilmem kaçıncı eri.
Selâm vermedin diye, çipil teğmen,
             basıyor tokadı sana.
Sen sımsıkı duruyorsun,
             yüzünde beş parmağın yeri.
Biliyorum, Hasan oğlu Hüseyin
kaçacaksın,
      katletmiye gitmiyeceksin
                Korede kardeşleri.


Seni düşünüyorum Hatçe kadın.
İnsandan çok arık toprağa benziyorsun,
               hayır topraksızlığa.
Beş çocuk doğurdun, üçü öldü.
Fakir köy halkını peşine taktın,
         gidiyorsun zaptetmeğe
           süngülerin ardındaki bey toprağını.


Üniversiteli kız seni düşünüyorum.
İçerdesin bir yıldır,
en az üç yıl verecekler.
Bana bir şiirimi okumuştun,
sesin kulağımda hâlâ.


Seni düşünüyorum sayacı İsmail Usta.
Marşal emretti, açıldı gümrük kapıları,
sen dükkânın kapısını kapattın,
zarf, kâat sattın.
        Galatasaray'da, postanenin orda.
Dilendin sonra,
        sonra öldün veremden,
               ev halkıyla beraber.


Seni düşünüyorum anne.
Büsbütün perde indi mi gözlerine?
                Karanlıkta mısın?


Karıcığım, seni düşünüyorum.
Sütün kesildi mi büsbütün,
emziremiyor musun artık tosunumu
                       Memed'imi?
Ev kirasını bu ay verebildin mi?
Ben aklında mıyım?


Mavi bulutlar geçiyor altın kubbelerin üzerinden,
kırmızı bacaların,
beyaz kulelerin üzerinden mavi bulutlar geçiyor.
Bakıyorum Moskova'nın pencerelerinden birinden
        seni düşünüyorum memleketim
        memleketim Türkiye'm seni düşünüyorum
zaten bir dakka çıktığın yok aklımdan,
hasretin dayanılır gibi değil
    Moskova'da yaşamanın saadeti olmasa,
    burda herkes sormasa seni benden,
Sovyet insanlarından her gün mektup gelmese,
sevmese seni onlar
benim onları sevdiğim kadar.


                                        Moskova, 9.10.1951

387

Öfkemle güneşe dokunabilirim. Yanıyorsa hatıralar, ateşe sarılabilirim. Hatta güne doğabilirim, geceleri kaybolurum. Hakiki vaziyetten habersizim, hakikatten daha kesin şekilde belirsizim. Toprağa sevdalıyım, toprağı sürebilirim. Göğü severim, göğe ellerimi uzatabilirim. Bir kere bile olsa ulaşamadığım için yıldızlara, bir an olsun değmedi ellerim saçlarına, sokak lambasının aydınlıkta yanmasına; Affedemiyorum, öfkeliyim. İlk kez mi sanıyorsun, heves mi biliyorsun, anlamak istiyorum. Nereye varacağımı bildiğim yolları sevmiyorum, uzatmak istiyorum. Bir kez olsun ağaçlara insan gibi sarılmak, dökülen yapraklarına kızmak, bağırmak istiyorum. Şiddeti dinmeyen özlemin dik yokuşuna tırmanıyorum her gün, susuzluk çekiyorum, yağmura hasretim. Yani çeşmeden akmayana bütün kıymetim. Derin nefesler alıyorum, derin nefeslerin etkisindeyim. Seni, senin dışında bir göz gibi görmekten, aynaya bakınca seni bulamayacağımı bilmekten kaçıyorum. Öfkeliyim.

386

Hatırlıyorum seni. Düşümde görüyorum, ekmeğimin üzerindesin besleniyorum. Radyo çalıyor, cızırdıyor, sesini duyuyorum. Bine ayrılmış bulutlar birleşiyor, az sonra yağmur yağacak pencereyi açıyorum. Yazıyorum. Kelimeler yetse neler derim, neler söylerim. Okumazsın. Çiçeğin üzerinden bal damlıyor, yollar hep uzuyor, bilmediğim bütün sokaklarda birisi var sana benzetiyorum. Sen değilsin. Sen güneşin açmadığı günde, sen uykusuz gecede, uyuşurken kolum durduğu yerde hatırlıyorum seni. Seni ellerimin arasında, kollarım birbirine kavuşunca bir de toprağa çıplak ayakla basınca hissediyorum buradasın. Yanımdasın, ineceğiz birkaç durak sonra. İlk kez beraber geldik buraya, yürüyoruz. Kaldırımlarda sıralanmış yaprak döken ağaçlar, yürüyoruz dümdüz. Yolun sonu göğe varacak olmalı, uzaklar öyle umutlu öyle mavi. Hatırlıyorum seni şimdi omuzlarımda biriken yükün altında, yorgun adımlarımda. Yanımdasın, dümdüz yürüyoruz, bu adımlar göğün yüzüne basacak gibi hevesli. Yanımdasın ama hatırlıyorum hâlâ seni, yüzünde uzakların şimdiki hali. Ellerimin çaresizliği, ne kadar yol gitsek birbirimize varamayız ikimizde biliyoruz hepsi beyhude, nâmütenahi.

385

Sen o uzun, o ıstıraplı gecelerin içinden parıldayan yıldız gibi görünüyorsun şimdi. Uzaksın.
Yani sen, son umudum olabilirsin, sonu bilirsin. Sonu seversin.
Körlüğümü alabilirsin gözlerimden, ilk kez duyduğum sesleri verebilirsin. İlk kez dokunabilirim, ilk kez üzerine ayak basabilirim ve son kez yapabilirim ne istersen.
Şimdi sen bana iyilik bile edebilirsin.
Kafamın içinde olanlardan sorumlu değilsin, sabahın uzaklığına bir çare versen, aydınlık etsen ve göstersen.
Yani şimdi sensin bana yol gösteren. Yolları sevdiren.
Beni hiç görmemiş, benden bir tane iyilik bilmemiş amma nihayetimi adın kadar iyi bilensin sen. Şimdi karanlık, birazdan sımsıcak aydınlık.
Seninle olan, sana dokunan, sana dair yazan ve nefes alan. Sensizlik beni çaresiz bırakan.

384

Evimin önünde bir bahçe var kocaman, çiçeksiz. Karşımda bir tablo, içinde bir kadın yapayalnız. Başucumda su bardağım duruyor, susuz. Niçin gölgelerimiz renksiz. İyi edebilir mi ellerim karanlık geceyi, gözlerim güneşe dokunsa ışığı rengini değiştirir mi. Ulu bir çınarla upuzun merdivenlerin kaderi bir değil mi. Eskimek, rüzgara karşı gelmek, yağmurun altında yürümek, bir geminin güvertesinden bakılsa ufukta küçülmek bizim gerçeğimiz. Fakat nihayetimiz? Bir nihayeti nasıl kendimize çekeceğiz, birden bire nasıl gerçekleri görecek gözlerimiz. Talihe mahpus, kadere ait, göğe hasret geçecek günlerimiz. Hem de nasıl hızlı geçecek, otomobil yarışları gibi birkaç saat bile sürmeyecek. Bir başka şehre uçak yolculuğunda rüya gibi anlatılacak, nasıl gittik bilinmeyecek. Çok hızlı geçecek, yolun sonunu bilmediğimiz için gittiğimiz mesafe değersiz görünecek. Çaresiziz. Şimdi gözlerinden öpsem, gözlerin benim papatya bahçelerim, yol kenarında uzanan kumsal, saçlarına dokunsam ellerime değecek olur bulutlar. Karşımda seni bulsam, dudaklarında nihayete dokunur ağzımın içinde sıcacık soluklar. Masmavi, derin, acımasız okyanuslar can veriyor birbiri ardına çarpışan dalgalar; işte seni karşımda bulmak ihtimalinde kalbimi nabzımda duyduğum korkular. Senin sularında yaşamak isterim fakat ellerimden tutup beni dibe çeker misin? Bir tek sen bardağımda içtiğim suya bedelsin.

383

Ben anlıyorum seni. İki kuş aynı dalda cıvıldar gibi yalnız ikimizin anladığı dilden konuşuyoruz. Haykırıyorsun biliyorum. Hem de o en sakin, en sessiz tonundan konuşurken dilin, hem de kanın sıcaklığı damarlarını rahatsız ederken duyuyorum içinde çığlık çığlığa kopan sesleri. Ağzından dökülen kelimeleri, iyiyim demeni anlıyorum. Dudaklarında çelikten, sivri, keskin bir bıçak parlaması yansıyor, gözlerimi alıyor görüyorum ben hepsini. İçinde bir makina gibi çalışıyor, duyuyorum öfkeni. Anlıyorum seni, bu dünya etine yapışan, saçlarını toza bulayan, ellerini birbirine tutmaya zorlayan ‘onların’ yeri. Misafirlik bile edemiyoruz, görüyorsun, görüyorsun içimizde çalışan dişlileri. Duyuyorsun sesleri, ürküyorsun ama korkma ben anlıyorum seni. Huzursa eğer birazcık unutmak, unutmadan, hep hatırlayarak fakat huzura ellerimle dokunacak gibi oluyorum ben seni duyarak. Seni anlıyorum. Anlamak sıcacık, anlamak kuvvetli ve kudretli. Seni anlamak, küstüğüm yataklarla barışmak kadar şefkatle dolduruyor yüreğimi.

382

Pencereden gördüm, geliyor. Geliyor çocuklara mevsimi sevdiren, geliyor sis indiren, boğazı gölge eden. Bizi bize unutturan geliyor. Güzelim elleri eldivene mahkum eden, kasketimin üzerinde, çatılarda biriken. Bembeyaz, dolunayın rengi gökten yere iniyor. Umudumuz yağıyor, eziyoruz. Yürüyor ve eritiyoruz. Pencereyi açtım ve yüzüme çarptı nefesi, geliyor. Şimdi efkarlanmak en asli vazifemiz. Şimdi sıcağa olan özlem en hakiki halimiz. Bir nefeslik rüzgar elimizde kalan, gördüğümüz bembeyaz deniz bizim kaybettiklerimiz. Kuşlar göç etmiş gidiyor, üzerimize çöken rüyada gördüklerimiz. Biraz dikkatli bakarsak hepsini teker teker biliriz. Geliyor, geliyor nihayet yitirdiklerimiz. Bembeyaz, canlı ve tertemiz.

381

Seni, hüküm sürülen, hoyratça ezilen toprak gibi değil; Seni, en sevdiğim meyveyi veren ağaç gibi seviyorum. Mevsimine göre maviyi yeşili severler, ben her halini bildim, seviyorum. Kaldırımda yürür gibi değil, ayaklarımın altından bulutlar akar gibi. Affedilmiş bir günahın yükü yok sırtımda, sahip olduğum his çiçekler sulayan ellerin saadeti. Güneş sarı amma sararmıyor papatyaların kalbi. Tam vaktinde varılan yerdeyim, tam şu anda yağmur çiseleyen bulutun altındayım, yıldızlar tastamam gecedeyim. Neredeyim? Kış güneşi doğmuş memleketin sınırları içindeyim. En güzel mevsimdeyim. Aklımda sen, ellerimin içinde sana doğru giden rüzgar, sana yazıyorum, mesafelere öfkeliyim. Sıcacık ışıklara ateş verir gibiyim, kızgın ellerim terliyor yazıyorum, öfkeliyim.

Sen – Nâzım Hikmet

En güzel günlerimin

üç mel’un adamı var:

Ben sokakta rastlasam bile tanımayayım diye

en güzel günlerimin bu üç mel’un adamını

yer yer tırnaklarımla kazıdım

hatıralarımın camını..

 

En güzel günlerimin

üç mel’un adamı var:

Biri sensin

biri o,

biri ötekisi..

Düşmanımdır ikisi..

Sana gelince..

Yazıyorsun..

Okuyorum..

Kanlı bıçaklı düşmanım bile olsa,

insanın

bu rütbe alçalabilmesinden korkuyorum.

 

 

Ne yazık!..

 

 

Ne kadar

beraber geçmiş günlerimiz var;

senin

ve benim

en güzel günlerimiz..

Kalbimin kanıyla götüreceğim

ebediyete

ben o günleri..

 

 

Sana gelince, sen o günleri —

kendi oğluyla yatan,

kızlarının körpe etini satan

bir ana gibi satıyorsun!

Satıyorsun :

günde on kâat,

bir çift rugan papuç,

sıcak bir döşek

ve üç yüz papellik rahat

için…

 

 

En güzel günlerimin

üç mel’un adamı var :

Biri sensin,

biri o,

biri ötekisi…

Kanlı bıçaklı düşmanımdır ikisi…

Sana gelince…

 

Ne ben Sezarım,

ne de sen Brütüssün…

Ne ben sana kızarım

ne de zatın zahmet edip bana küssün,

Artık seninle biz,

 

 

Düşman bile değiliz..

 

 

1933

 

 

380

Sen şimdi göğü izliyorsun, gökte bulutlar birbirine karışıyor. Az sonra dolunay, birazdan bir kuş pencerene konar. Bir parçan olan yağmurlar, gözlerinden işaret bekliyor bütün damlalar. Gece oluyor ve sen kendini dinliyorsun. Duyduklarının hepsi doğrular. İnanır mısın sesinde her şeyin gerçeği var. Okyanusta bir fırtına kopar, ormanlar sessiz, sular elbette sakin akar. Hangisinde senin parmağın var? Ellerinden uzanıyor gölgene eşlik eden rüyalar. Odanı kaplayan soluklar, gözlerinle dokunduğun duvarlar. Sen sabahı bekliyorsun, dokunulmaz oluyor zaman. Nerede şimdi saçların? Yastığına sarıldın mı yahut birbirine mi bağlandı kolların. Tam da şimdi yıldızlar, tam da şimdi güneş, şimdi açtı gözlerini sokakta lambalar. Çünkü yıldızların içinden, güneşin önünden, lambaların altından geçenler var. Aklın burada mı yoksa yıldızlara mı ulaştı? Sen gölgeni seviyorsun. Bu yüzden her günün sonunda loş ışığı altında odan, gecenin karanlığı var. Bedeninde duruyor izlerim, boynuna dokunsan parmakların köprücük kemiklerine batar. Hiçbir ten benim gibi güzel acıtmaz. Sen sonsuzu seviyorsun, bu yüzden var aynalar. Gözlerini görünce anlıyorsun, ne kadar uzaksın. Nereye kadar gider aklım, aklının aydınlığında var mıyım? Sen hepsini duyuyorsun. Ağacın dalları sallanıyor, kanatlar çırpılıyor, ıslık çalıyor rüzgar, duyuyorsun nabzımda atıyor seni çağıran soluklar. Ne kadar da uzaklar. Sanki yakın oluyor bulutlar. Ellerine dökülüyor yağmurlar. Sen kendini biliyorsun.

379

Hem nasıl özledim sevgilim. Ağaç gibi. Kökünü memleketin toprağına salmış, rüzgara, yağmura, sırılsıklam, bembeyaz kara direnmişim. Kanadı ıslanmış kuş gibi, düştü düşecek fakat göğü kucaklarcasına kararlı. Okumayı eski gazetelerden çözercesine umutla özledim. Sonsuza dek sürecekmiş, hiç bitmeyecekmiş nefes alışverişimiz ben de seni işte böyle kabul ettim. Hem nasıl özledim, canım benim. İsmini yazarken titreyen ellerimle bir bahçede sardunyalar yetiştirdim. Çay içerken ısınan ellerim, musluğun suyundan ıslanan bedenim, pencereyi açınca gözlerimi kamaştıran güneşin sebebi yalnız sen değil misin? Hem nasıl özledim, bitanem benim. Kaç geceyi sabah ettim bilmem, kaçıncı gecedeyim, belki şimdi saatler kadar çaresizim. Bir dağ gibi sessiz, yıldızlar kadar uzakta, düşünceler gibi dilsizim.

378

Seni unutamam
Susamışsam
Açsam
Yağmura yakalanmış
Eve geç kalmışsam
Eğer ilacımı almayı unutmuşsam
Sokakta kalmış
Gökte çıkan sesten korkmuşsam
Seni hatırlarım.
Nasıl unuturum seni
Güneş doğmayı
Kaynıyorsa bulut yağmuru
Toprak sıcacık olmayı
Eşya unutur mu hiç sessiz kalmayı.
Kan rengini unutur mu?
İyi sözü unutur mu dilin
Ellerin, gözlerin, sımsıcak tenin
Unutur mu bir gün.
Unutur mu kulakların
Soluğun unutur mu
Sesin unutur mu
Gün gelir ayakların
Aklın unutur mu
Ben unutmam seni
Hem de sabah uyanmak
Hem de gözlerimi kapatıp açmak
Hem de toprağın şefkati
Unutur mu insan kolundaki saati
Göğün nerede olduğunu unutur mu gözleri.
Okyanusların yanıbaşı, derinliği
Masmavi, pırıl pırıl
Su sıcacık desem inanır mısın
Sulara atılmak gibi düşünmek seni
Ne de olsa hayaller nihayet bulamaz değil mi
Nasıl unutacağım ben seni.
Unutamam
Canımı iyi edeni.

377

Yağmurla can bulan sokaklar bildiğin gibi. İlk kez çiçek veren ağaçlar, göğü ilk kez kucaklayan kanatlar, içimden taşarcasına sayıkladığım kelimeler bir nihayete varamamış ki. Güneşi doğuran saatler, toprakta biriken ihtimaller, uykusuz bırakan fikirlerin arasında, bir çırpıda gecenin ortasında, bir nevi birbirinden uzak iki dünyanın arafında açmış gibiyim gözlerimi. Şimdi ellerim ve gözlerim bildiğin gibi. Sesim çıkmaz ama içimde ki heyecanı neşreden hayaller gözlerinin içinde değil mi? Bulutlar dağılıyor bir daha tamam olmayacak gecenin karanlığı gibi, yağmur kesti sesini, yıldızlarda sessiz fakat ışıkları her şeyi apaçık etmez mi? Elbette gece bildiğin gibi. Sensiz karanlığın rengi, çiçekleri solduran bu dünyanın sahipsizliği, sonsuza dek anlamını bulan kelimelerin herkes farkındaymış sanki. Son, bildiğin gibi. Muhtaç olduğum nihayet hissi, suların huzursuz eden sakinliği, geçmişin ve ellerimizin çaresizliği sonsuz değil mi? Çare belli, bildiğin gibi.

376

Şimdi gecedeyim. Gecenin tam içindeyim. Saatlerin yorgun sesindeyim, bıkkın göğün altında fakat toprağın üstündeyim. Neredeyim. Kör bir renkteyim, suların serinliğinden uzakta boğulur haldeyim. Güneşin olmadığı yerde gölgedeyim. Unuttuğun bir ben değil miyim. Pencerenden odana uzanan ışığı sahiplendim, görünmezim. Geceyi kucaklayan göz bebeklerim, sen, gecenin değilsin. Dudağında kızıla, saçlarında siyaha, avuçlarında huzura bütün hasretim. Şimdi yapayalnızım, gecedeyim.

375

Ve seninle. Düşünmek seninle aynı gecede, hislerin aynı derinliğinde, seslenenleri duymadığımız kadar sağır kulaklarımızla, içimizden yankı eden sesle. Gece ve gündüzün sona erdiği vakitte, hüzün çökmüş mevsimin ilk günlerinde ve gerçek olacak düşlerin aklına bir anda geldiğinde. Gülen yüzündeyim ben seninle. Aynanın karşısında, yürüdüğün kaldırımlar, ayak izlerin peşinde, ellerini uzattığın yerde, yıldızların ışığı içinde. Bir başka evrendeyiz, hayallerin peşinde, içinde dışında, yön verdiğin dalgaların üzerinde küçük bir teknede. Seninleyim, suların içinde, koşsan hiç durmadan çiçekli bahçelere, yağmur yağan bir şehre, tarasan saçlarını tüm acınla, yaşlı gözlerle; Şifayım ben dudaklarına, kahve içerek geçiştirsende. Seninleyim, bedeninde ki tüm izlerde, kendine sorduğun her sorunun içinde en az bir kelime, göz bebeklerinde görmesen bile.

374

Başucunda duran çiçekleri unutma. Hepsi köklerinden, topraktan kopup geldiler sana. Yıldızlar görünmüyorsa, ay alev almış yanıyorsa, karanlık dedikleri sanki biraz parlıyorsa tenine dokunduğunda; Zamana az da olsa inan, senin için geçti bunca vakit dünyada. Saçlarında, avuçlarında ve omuzlarında süzülen damlalar gibi, yürüdüğün, ayaklarını bastığın topraklar, göğe birikmiş bulutlar ve gözlerinle dokunduğun uzaklar elbette her şeyin nihayeti. Başucunda duran son yudumu kalmış bardağını öylece bırakma. Bir sona senin için yaratıldı, ellerinin değmesi için yandı, yontuldu gövdesi. Dudaklarında ruhunu buldu, dudaklarında soluğu duydu, kolları olmasa bile ellerinden tutmuş gibi mutluydu.

373

Şimdi ateş bir daha uzanmaz mı sanıyorsun kollarıma. Bir daha hiç yanmaz mı sanıyorsun dudakların değince dudaklarıma. Yürüdüğün sokaklarda, bir dal daha kırılınca rüzgarın hırçınlığıyla, ellerin saçlarını istemeden bulunca ya da anlamsız bir rüyanın ardında, susadığında, kulaklarınla duyduğunda, bir çırpıda parmaklarında gibiyim. Hiç değil miyim? Hiç mi olmam ben bu gece yarısı tenin sıcağında. Yarın olacak mıyım, az sonra aklında, birden bire rüyanda, ansızın doğan güneşin doğallığı ve yatağından taşan bacaklarının boşluk sandığı odada; Gözlerin açılınca eşyanın tabii hakkıyla karşında. İlk hangisi dokunacak ait olmadığım cehennemin sıcağına. Küllerimi hangisi dağıtır rüzgarın şefkat dolu kollarına. Hiç mi doğmaz çiçek ay ışığına, hiçbir su akmaz mı olmazların kurak toprağına. Unutma. Yağmurun rastgele düştüğü evlerin çatılarından beslenir kuşlar, suların hissizligi, gecenin uzun ve çaresiz bekleyişi, dolunayın bir bütün hali heves ettiriyor bana yarınki güneşi. Şimdi yalnız gözlerinde gördüklerimi beklemek vakti.

372

Şifasını bulmuş hasta gibiyim. Suyu ilk kez fark etmiş balık, ilk defa toprağa kapıldığını anlamış ağaçtan daha fazla ait hissediyorum. Bulutların farkettiği yağmuru, güneşin uzattığı elleri, birden bire olan iyilikleri sahipleniyorum şimdi. Son kez birbirini gören insanları biliyorum, renkleri öğrenen çocuklar var görüyorum, az sonra bir çiçeği kopacak ele kızıyorum; Her şeye rağmen olur olmaz toprağı suluyorum. Uzaklara bakıyorum fakat asla uzaklara varamıyorum. Sonsuzu görüyor, son bulamıyorum. Şifa bulmuş bir hasta gibiyim. Sonsuza dek yaşayacağımı zannediyor, ilk kez kendime iyilik ediyorum. Sahibi ve sebebini biliyorum.

371

Geçmişten geleceğe doğru giderken sadece ellerime sinen kokundu benimle gelen. Çiçeklerden, gökten ya da yeni doğmuş bir bebekten fazlası, bir can bir yürekten, simsiyah geceden büyüktü içimde ki gerçeklerin kaygısı. Ben hatırlarım hala sürünen ayaklarımın altında çırpınanları. Su içerken, kafamı kaldırmadan yürürken, kayan yıldızı yakalarken gözlerim, bir kuşun sesine tutulmuş dinlerken veyahut nefesimi tutarken mütemadiyen kendi kendime kalmışken bir sen olursun aklımda. Yorulmak bilmeden dudaklarında olurum, hiç bıkmadan taradığım saçlarında, sıcacık olurum ben ellerini sımsıkı tuttuğumda. Geleceğimi taşıyorum kalbimin kanıyla. Sırtımda yük değil, sızlayan damarlarımda. Göğüs kafesimde sancı, uyanmak kadar ruhumda.

370

Derin kazın kuyumu, derinlerde bilsinler ruhumu. Güneş görmesin pencerem, karanlığa açılsın kapılarım. Unuttuklarım, yıldız gibi dikilsinler tepeme, aslında hiçbirini unutmadım. Vurun beni, ama neyle? Kurşun sıksan deler mi kelimeleri, içinden akan kan kırmızı mıdır sahiden, tüm kullandığım harfler unutulup gider mi içinizden? Fikirlerimi ayırın gövdemden, hareket edemesin parmaklarım. Sesimi alın ağzımın içinden, sessiz sedasız kalın, uyuyun ama lütfen. Lütfen, derinlere bırakın beni. Okyanuslar olsun gökyüzüm, balıklar, unuttuklarım. Unutsun beni birkaç saniyede ardımda bıraktıklarım. Boğsun beni kapımı açtıklarım. Yeterince solgun değil mi suratım, susadım. Beni, kendimle bırakın. Burası benim karanlığım.

369

Gecenin rengi karanlıksa, siyah demek gerek saçlarına. Sabah olunca da, güneşin altında olduğunda da, yağmur ıslatırken damla damla tellerini ya da ışıkları açınca da tependen aşağıya. Şimdi bir soluk daha doluyor cigerime, kalp denen meret birkaç saniye daha atıyor, saat gibi ama, bir an durmadan geleceğe götürüyor bedenimi. Kokunu çekince içime, saçlarından esince rüzgar, sağıma döndüğüm an seni bulunca karşımda; İşte evet, buradayız, gecenin ortasında diyorum. Kalbimden geçen kanın rengi burada, buluyorum. Nefesimin geldiği yeri görüyorum, papatya olsam beyazı buradan geçiyor, biliyorum. Fakat simsiyah değil mi gördüklerim? Bembeyaz olan değil mühim olan, kara toprağa saldım ben köklerimi. Şimdi, gün aydınlıksa, gölge bile karanlığa dokunmuyorsa, sağıma bakınca bulamazsam seni; Unutmam söylediklerini. Bu da kaderimdir belki, kara toprağa sarıldım, bembeyaz ettim renklerimi. Saçlarından nefes almak tam da bu nihayete eriyor değil mi?