407

Bir mucize yürüyor sokaklarda. Geceleri seviyor, çiçekleri büyütür gibi hevesle gülüyor. Fakat görüyor gözleri karanlıkta, elleri birbirini tutunca bir rüzgar esiyor, sesini duyan kuşlar üzerinden uçuyor. Yapraklar dökülmüyor artık sonbaharda, sonu olmayan baharı taşıyor saçlarında. Birdenbire oluyor, hiç gitmemiş ama yeniden, yeniden geliyor aklıma. Bir mucize gerçek oluyor, yıldızsız geceler sebebini buluyor. Şimdiyse sebepsiz sanıyor kendini, tanımıyor içimdeki hasretin şiddetini. Fakat işte her şeye rağmen yürüyor sokaklarda, toprağın saadeti çıldırtıyor olmalı başını koyduğu yastığın yumuşacık tenini.

406

Ve hemen ölebilirim. Bir rüyanın sihrinde yok olup gidebilirim, bir hayalin içinde kaybolabilirim kendimce. Hem de hemen, çorbamdan bir yudum bile almadan, dumanı tüten sigaram bitmeden uçup gidebilirim. Beni uçuran kanatlarım değil elbette kollarım. Hemencecik bütün göğü kucaklarım, hiçbir zaman hayatı böyle hevesle ellerimde tutmadım. Şimdi dümdüz uzanan bacaklarım olmasa da ayakta kalabilirim. Şimdi gören gözlerim, yazan ellerim ve duyan kulaklarım. Hepsinden ayrı, hepsi bir yana bir de aklımda duran unutamadıklarım, hatıralarım. Ve hemen ölebilirim çünkü çaresizdir anılarım.

405

Yaşamak istiyor insan seninle. Hem de duraksız, ölürcesiye. Hem de hudutsuz, hem de göğe dalar gibi sınırsız. Umudun özüne değmiş gibi yaşamak istiyor, inatsız. Sonunu düşünmeden, sonunu görmeden inanıyor. Fakat niçin unutmuyorum köprüden atlayan insanın yere varmadan öleceğini. Niçin unutmuyorum damarların dikine kesilmesi gerektiğini. İnsan sana dokununca anlıyor bıçağın keskinliğini, yakan ateşin içini buz gibi etmesini. Asla inanmıyor yarına, yarından habersiz kalmak istiyor yanında. Kızmıyor artık önünde yavaş yürüyen insana, bağırarak konuşana hatta güneşin sıcağına. İnsan unutuyor bütün yitirdiklerini senin sesini duyunca. Senden kendi ismini duyunca. Teninin ferahlığı ve tazeliği istiyor nefes alıp vermemi. Saçlarının kokusu, ellerinin izleri. Fakat işte ruhumun çaresizliği. Her şeye rağmen yaşamak istiyor insan seninle. Suların sesi, dolunayın görkemi ve karanlığın hissizliği. Hepsi ayrı ayrı çağırıyor beni.

404

Neredesin şimdi
Sokakta mısın
Yatakta mısın
Kuru mu yoksa ıslak mı saçların
Kızılından yitirdi mi dudakların
Omuzların düşük mü
Yorgun musun
Ellerin,
Sarıldın mı yastığına
yoksa
Yatakta dağınık mısın
İlk kez geçtiğin yolda mısın
Denizin karşısında
Gecenin karanlığında mısın
Unuttukların var
belki şimdi
belki yarın
belki rüyana girer ama hatırlarsın.
Huzursuz mu
yoksa
Sakin misin
Denizler kadar derin bakardın
Şimdi ufukta doğan güne sebep misin
Tam da şimdi, neredesin
Yıldızlara mı bakarsın
Saatleri mi sayarsın
yoksa
Kayıp mısın
Düşte, rüyada mısın
Aklımdasın.

403

Seninle kendimi, yağmur taşıyan bulutların içinde hissediyorum. Doğacak güneşin ışığı içinde, toprakta filizlenen narin çiçeğin daha şimdiden gölgesinde. İlk kez yüksekten aşağı bakar gibi telaş içindeyim seninle. Koşarken rüzgarın sesini kulaklarımda duyar gibi kuvvet buluyorum sebepsizce. Teninin rengini arıyorum çiçeklerde, gökte, suların içinde. Şehrin ışıkları yanıyor amma gözlerim hep yıldızların ışıltısı içinde. Uzakları özlüyorum seni görünce. Şimdi sular akarken nehirlerin içine, şimdi duyarken sesini suların sesinde, bir de görüyorum huzuru yosun tutmuş kayaların yeşilinde. Yeşil nasıl da yakışıyor tenine.

402

Bütün faydasını yitirdi kelimeler, bütün çaresini kaybetti karşında. Gözlerin dalarken uzaklara yağmur döküyordu mor bulutlar toprağa, toprakta bir baş verdi göğe uzandı bir papatya. Sokaklarda, otobüs durakları ve bütün otoyollarda duyulan teker sesleri gördü çaresizliği. Yolların götürmediği bir yerden bakıyorsun sanki bana. Saatler geçti, bir zeytin ağacı verdi toprak -ve güneş- tazecik zeytinleri büyüttüler hatta düştüler kollarının gölgesi altına. Dağlar beyaza büründü ardından, yeniden güneş uzattı ellerini, eritti ve su etti hepsini. Sonra bir gece yarısı yorulan karanlığı tuttum ellerimde, dolunay dikilmişti gökte fakat yıldızlar ne kadar bencil parladılar. Sonra ellerimde tuttuğum bütün sırlar dağıldılar, bembeyaz, çırılçıplak kaldılar. İşte şimdi, şimdi avuçlarının içi o en uzak yıldızdan daha da uzaktalar. Burada bütün kuvvetini, keskinliği ve şiddetini yitirdi kelimeler. Bütün cümleler mânâsız kaldı kulaklarına dokunamadıklarından.

401

Tepemizde alev alev yanan dolunay, dolunayın ışığı altında birbirimizden habersiz bakıyoruz. Sahi en az onun kadar yanmıyor muyuz? O da tanıyor olmalı bizi, birbirimize kavuşturuyor böylece gözlerimizi. Serin esiyor rüzgar, üşüyor mudur kolların? Peki ya ellerinde tuttukların? Ellerin unuttu mu beni, ben izlerini hâlâ üzerimde taşıyorum. Unutmadım. Tepemizde, birbirinin peşinde bembeyaz bulutlar. Yağmur mu taşıyorlar yoksa yok olmaya mı çalışıyorlar? Birisi düşüyor ateşin önüne, kesmiyor ışığını, sis olup binbir parça dağılıyorlar. Yanıyor üzerimizde alev alev dolunay ve ışığı alıp götürmüyor bizi ve biz bütün çaresizliğimizle göğe bakıyoruz. İşte şimdi, şimdi yağmur gibi çiseleyen hatıralar. En az yıldızlar kadar çok, parlak ve ulaşılmazlar. Göz alabildiğine karanlıklar, geceyi ve bizi sessizliğe boğuyorlar.
Ve gökte, bulutların üstünde ve üzerimde gözlerin:
Sımsıcak, aydınlık ve kocamanlar.
Hiç olmadıkları kadar uzaktalar.

400

Gökte yıldıza sor, denizde kuma, unutma yağmura sor. Hiç inanmasan bile ilk şarkılara sor. Soluk soluğa amma hafif sesle, merhamet ederek sor. Beni umuda sor, beni hasret ve ihanete sor. Sır gibi saklanıyorum, beni karanlığa sor. Dudaklarına asla, gözlerinin içine sor. Akşam güneşine sorma, gün ışığına sor. Sokak lambaları yalan söyler, ayın karanlık yüzüne sor. Apaçık görünürken her şey, sokaklar kalabalığı yitirmiş, ağaçlar yapraklarını dökmüşken toprağa dokun, tenine sor. Papatyalardan çok sana yakışıyorsa beyaz, rüyalarında beni bilmediğin kimselere sor. Gözündeki merceğe, bileklerine takılan ipliğe yahut zincire, boynunda kolyene, ayakların altında ezilenlere sor.

399



Şimdi odamın kalın, ardı görünmez perdesini açtım. Sımsıcak aydınlık. Henüz yağmur yağmış, asfaltın kenarında küçücük bir alanda kalan toprak nasıl da rengini bulmuş. Bir hayalin gerçeğe varması gibi gökyüzü, bulutlar parçalanmış ama birbirinden sanki senelerdir hiç kopmamış; Öylesine yoğun ve beyazlık. Tam yüz sene geçmiş üzerinden işgalin, yüz senedir dinmiyor gibi kalabalık acımız. Sonra da koşarak geçti yıllar, sonra bir çocuk, dalgalı-dağınık saçları ve uykulu gözleriyle pencerenin karşısında amma havada değil burnumun ucunda. Hasreti, perdeyi açan kollarımda, gözlerim ve dudaklarımda. Rengarenk değil, bir tek tamamen aydınlık ve karanlıkta. Şimdi, hasta yatağında biçare yazan ellerim, aklımın sonu bulmaz boşluğunda bütün hislerim ancak yüz sekiz hızında çarpan kalbim işgal altında. Kalbim, dağıtılmış ordusu, itaat eden milleti ve bozuk terazisiyle değil; Kalbim, en kuvvetli haliyle yağmura olan teslimiyetle huzurun esirliği altında. Pencereyi açınca mümkün değil kavuşmak. Masmavi göğe tereddütsüz bakmak, ay ışığının altında yürüyor olmak ve bir de aynı satırları okumak. Aynı satırları okuyor olmak, bir nebze olsun kavuşmak. El ele tutuşmak ne mümkün, göz göze gelmek ve kucak açmak.

398

Beni unutmayın. Size, uçsuz bucaksız bir deniz yaratıp bırakmadım. Bir manzaranın resmini, güneşin doğarken ki mucizesini binbir renkle yapmadım ama unutmayın. Çok güzel yemekler yapamadım, biliyorsunuz çok uğraştım. Bir zeytin ağacı dikip sulamadım, portakallar büyütüp önünüze koymadım. Fakat hiçbir zaman yitirmedim samimiyetimi ve hep içimden gelenlere inandım. Rüzgara karşı yürüdüğüm de oldu, bilmediğim yolları öğrenirken ne kadar şaşkındım. Bir de sevdalandım beşyüz birime yakın. Artık aşıktım, iki kolumdan birini, iki gözümden, kulaklarım ve ayaklarıma kadar paylaştım. Yüreğimde depremler oldu, enkazıyla da yaşadım. Nabzım o kadar yavaşlardı eşyalar konuşsa duyardım, demir dövüyordu kalbim ateşler içinde sabahlara kadar dayandım. Beni unutmayın. Kendimi, bir ormanı avucumun içi gibi bilecek şiddetle hiç kimseye anlatmadım. Sakladım bütün felaketlerini aklımı kaçıracak kadar öfke duyduklarımın. Fakat inandım, inandım gözleri gülen güzele. Teni, elleri, saçlarından beline akan nihayeti bilen güzele. Siyahın, sarının, sesiyle umutların, dokunduğu rüzgarın, baktığı göğün ve içtiği suyun sahibine. Aklının aydınlığındayım yani toprağa uzandım, yani toprağı kazıyor ellerim, yıldızları sayarım. Hasretle yazıyorum, hasrete müptelayım. Ben unutamam, siz de unutmayın. Beni hatırlayın.

397

Eğer bir kuş uçuyorsa sebebi var. Bir de etrafımızı ağ gibi saran, sonu bulunmayan dağlar. En az on senelik bir apartmanın ikinci katında, saatin iki yönünde, yatağında demiri döver gibi atan bir yürek var. Yüreğimde hasret denen sancı en hakiki hâliyle çarpar. Yalnız yağmur yağdığı için mi ışıl ışıl şimşekler gökten yere akar? Bir de bu cefakar rüzgar. Sebepsiz dökülüyor sanıyorsun bu sıcacık damlalar. Aklımın içinde bir yerlerde örülen duvar, duvarların arasında büyüttüğüm çiçekler için etrafa saçılıyorlar. Eğer aklının aydınlığına inanıyorsam elbette bir sebebi var. Sabahı eden zamanın mutlak inancı, yağmurun yağışını gülen yüzüyle karşılayan toprak, göğü kucaklayan dallarıyla ağaçlar; Hepsi birden hareketsiz, dosdoğru, tereddütsüz ve kuşkusuz benimle beraber seni düşünüyorlar. Bir sebebi var, olmalı, olacak biliyorlar.

396

Bugünlerde hiç durmadan seni düşünüyorum. Boş bir zamanı doldurur gibi değil, seni zamana sığdırmaya çalışıyorum. Yürürken bir anda yavaşlıyorum, gözlerimi bir an kapatıp açmakta zorlanıyorum, susuzluğumu dindiremiyorum. Nasıl oluyorda kapıdan çıkar çıkmaz kendimi yapayalnız buluyorum. Niçin hayallerimi evden çıkarıp kolumda seni dolaştıramıyorum. Gözlerinde gördüklerimi göğün yüzünde bulamıyorum. Çiçekleri koklamaya heves ediyor, umduğumu bulamıyorum. Biliyor musun öğreniyorum. Çatalı zeytine batırıyorum, sokaktan geçenlerin izleyip nereden gelip nereye gittiklerini anlıyorum. Anlamıyorum. Sokakta bir ağacın dallarında, zeytin ağaçlarının kıymeti ve canlılığıyla seni bir arada buluyorum. Bugünlerde hiç durmadan seni buluyorum. Hiç kaybetmemiş gibi seninle yürüyen bedenimi, sesini duyan kulaklarım ve gözlerine bakan gözlerimi.

Dokuzuncu Yıldönümü – Nâzım Hikmet



Diz boyu karlı bir gece,
sofradan kaldırılıp,
polis otomobiline bindirilip,
bir tirenle gönderilerek
bir odaya kapatılmakla başladı mâceram.
Dokuzuncu yılı biteli üç gün oluyor. 

Koridorda, sedyede bir adam
yüzünde uzun demirlerin kederi,
açık ağzıyla sırtüstü ölüyor. 

Akla yalnızlık geliyor,
                    — iğrenç ve tam
                        delilerin ve ölülerinkine yakın —,
ilki yetmiş altı gün  :
                sessiz düşmanlığında üstüme kapanan kapının;
sonra saç bir geminin baş altında yedi hafta.
Lâkin yenilmedik,
kafam  :
              ikinci bir insandı yanımda. 

Çoğunun yüzünü unuttum büsbütün,
yalnız, çok ince, çok uzun bir burundur aklımda kalan.
Bir tek kaygıları vardı, hakkımda hüküm okunurken  :
                                          heybetli olmak.
                                          D e ğ i l d i l e r.

İnsandan çok eşyaya benziyorlardı  :
duvar saatleri gibi ahmak,
                                kibirli,
ve kelepçe, zincir filân gibi hazin ve rezildiler.

Evsiz ve sokaksız bir şehir. 
Tonla ümit, tonla keder.
Mesefeler mikroskobik.
Dört ayaklı mahlûklardan yalnız kediler. 

Yasaklar dünyasındayım. 
Yârin yanağını koklamak  :
                                           yasak.
Çocuklarınla yemek yiyebilmek aynı sofrada  :
                                           yasak.
Aranızda tel örgü ve gardiyan olmadan
                             konuşmak kardeşinle, ananla  :
                                           yasak.
Yazdığın mektubun kapatmak zarfını
ve zarfı yırtılmamış mektup almak  :  yasak.
Yatarken lambayı söndürmen  :
                                      yasak.
Tavla oynaman  :
                           yasak.
Ve yasak olmayan değil,
         yüreğinde gizleyip elde kalabilen şey  :
                                   sevmek, düşünmek ve anlamak.

Koridorda sedyede öldü adam.
Götürdüler.
Artık ne ümit, ne keder.
         ne ekmek, ne su,
         ne hürriyet, ne hapislik,
         ne kadınsızlık, ne gardiyan ne de tahtakurusu,
         ve ne de karşında oturup yüzüne bakan kediler,
                                           bu iş, bitti, tamam. 

Fakat devâm ediyor bizimkisi,
sevmek, düşünmek ve anlamakta devâm ediyor kafam,
dövüşemeyişimin affetmeyen öfkesi devâm ediyor.
Ve sabahtan beri karaciğer sancımakta berdevam.

                                           20 Ocak 1946
                                           Nâzım Hikmet

395

Pencereyi gören bir eşyanın yüksekliğinden seyrediyorum geleceğimin ellerimin arasından kayıp gidişini. Tam karşımda bir ağaç savruluyor rüzgarda, kökü burada filiz vermiş, burada yeşermiş ve göğe uzanmış elleri, yadırgamıyor bir şeyi. Sesler geliyor kulağıma, uğultular, bağırışlar. Şimdi burada üç haneli bir sayı insan bedeni. İnsanların pırıl pırıl yüreği, hayalleri, cehaleti. İnsanların heybetli gövdesi, korkak bakışları üç haneli. Benimkisi beşyüz elli iki. Toprak parlıyor, parıltısı ve hevesi alıyor gözlerimi. Turuncuya dönmüş bulutlar hareketsiz bekliyor, birden bire sabah olsa şaşırmayacakmışım gibi. Fakat en azından yedi saat var, yedi saat daha bekledim mi göreceğim ayaz altında alacakaranlık rengini. Yazarken yanıyor ellerim. Tanıyorum bu öfkeli, cesaretli ve çaresiz hasreti. Eşyadan farksız, hissiz, umudunu yitirmiş bekliyorum üzerime doğru gelenleri. Şimdi, gördüğüm gözlerinin içi, şimdinin, şu anın tek tesellisi. Bir de kulaklarımda çınlayan sesinin sihri, ellerine değmiş ellerimin huzuru yitirmemiş olan saadeti.

394

Ben şimdi, daha şimdiden gökte savrulan yıldızların acısını duyuyorum. Hem de nasıl yandıklarını da görüyorum, ışığında yolumu buluyorum. Şimdiden, rüzgarın serinliği bütün dalları sarıp titretirken, yeşil rengi çürürken yaprakların unutuyorum. Hiç bilmemiş gibi yapıyorum, hiç susuz kalmamış gibi yürüyorum. Mevsiminde yetişen çiçeklerin kokusunu duyuyorum, nasıl toprak olacaklarını biliyorum. Hepsini, her şeyi benim bir parçam gibi hissediyorum. Nasıl oluyor da şimdiden, hem de hiç haketmeden yürüyorum burada papatyaların bembeyaz renginden. Buluta beyazı verenden, kokusuz amma bütün güzel kokuları gözle gördüren şu narin, incecik bitkiden. Toprağa uzanıyor ellerim, göğe dikilen gözlerim ve beni ayakta tutan bedenim. Ben şimdi, şimdiden, inandıklarımla bu bedende, bunca yük almış bu yürekte, hiçbir sebeple burada değilim. Artık yalnız yürüyorum seni gördüğüm yöne, yönü belirsiz göğe.

393

Yani sen, şimdi nasıl bir kuş gibi geçebiliyorsun üzerimden
Bir bulut gibi gölgeliyorsun güneşi,
Ağaçların dallarında rüzgar oluyorsun şimdiden.
Yani işte, yürüyorsam gidiyorsun önümden, benim gölgem.
Karşıdan gelen değil misin, beni pencereden izleyen
Nasıl oluyor da aklımı çeliyorsun, unutuyorum susuzluğumu dudaklarım kururken
Yani sen, sular indiriyorsun gökten, saatini takıyorsun koluna, akıyor zaman bileklerinden.

392

Seninle ben, sessizce akan, hiç duyulmayan suların sakinliğini buluyorum. Saatin umarsız akışını nabzımda duyuyorum. Nedense uzayan yolları kısaltan bir kestirme yol oluyorum. Daha şimdiden bilmediğim uzak kentlerde hissediyor, sana olacak hasreti yaşıyorum. Ben seninle ağaçların altında yürüyorum. Kırmızı renginde meyvelerin, beyaz çiçeklerin ve uzak yerlerde göremediklerimin canlı, taze, bilinmez hissiyle doluyorum. Kulağımda hiçbir kuş cıvıltısı, rüzgarın ıslığı, kalabalıkların uğultusunu bulamıyorum; Sesini duyar duymaz kendimi suların içinde sağır ediyorum. Hayır telaş etmiyorum. Aynı göğün altında olmasak bile bulutların üzerinde, yıldızların parlayan ışığı içinde, sonu görünmeyen maviliğin derinlerinde amma ellerimi okşayan kadife bir hisle yüreğimde seninle olabilirim. Seninle ben, toprağın altından yükselen çığlığı duyuyorum. İlk kez toprağa ait hissediyorum ellerini tutarken. Yüreğim, toprağın üzerinde savrulan gölgem.

391

Şimdi tertemiz denize batarken güneş ben yola çıkıyorum. İlk defa ağzımda buz eritir gibi şaşırıyorum, ilk kez yere düşer gibi telaşlıyım. Kime sorsam seni, seni benden iyi biliyorlar gibi geliyor. Karışıyorum. Herkes, her yere koşturuyor ben ulaşamıyorum. Şimdi niçin ağaçların rengini daha bir içten seviyorum, bir parçan olduğunu bildiğimden mi? Artık gökten çok toprağı seviyorum. Gitmek istemiyorum, neden bilmiyorum. Çıkış okları parlıyor zeminden, köreliyorum. İşte şimdi otomobil dedikleri kutunun içindeyim. Hayır, sebebini bilmiyorum, kalmak istiyorum.

390

Seni, öğle uykusu aymazlığıyla seviyorum. Beton ormanında ki küçük bahçem ve papatya. Kışların acımasız soğuğu kadar tertemiz bir his. Göğün yüzü mavi, gökten dökülen yağmur parlıyor, damlalarında yanıyor tenimiz. Seni, karanlığın kör eden haliyle seviyorum. Simsiyah fakat sonsuz. Birbirini her an bulan, birbirine dokunan amma duymayan, soluğu soluğunda koskocaman çaresizlik. Nihayetsiz. Seni, öğle uykusundan sonra su içer gibi seviyorum. Deliler gibi susamış ama uyumuş. Cana can katan serinliğini bilmiş, ellerinden gelen her şeye kapılmış ve inanmış. Yarından habersiz.

389

Çiçeklerin kokusundan tanıyorum seni. Yemyeşil ormanın havasından, toprağın sıcacık eden karasından. Yarını getiren zamandan değil, saatlerde yazan sayılardan. Nasıl hemen anlıyorum seni, nasıl duyuyorum hiç çıkmayan sesini. Gecelerin sessizliğinden daha derin değil midir gözlerinin içi. Ellerinle dokunduğun her yerin sevinci, saçlarına değen rüzgarın saadeti, ayaklarının altında ezilmiyor göğe yükseliyor olmalı kaldırım taşları, yoluna savrulan ağaçların yaprakları. Tanıyorum yıldızlara bakarken beni bilmeyişini. Uzaktan uzağa değil, yanıbaşında duruyorum. Gözlerimle yanına varıyorum ve dokunuyorum. Şimdi can bulan yalnız ışıklar değilmiş gibi. Tanıyorum dudaklarında hareket eden gülümsemeyi. Ben, içime nasıl işlediğini dudaklarında öğrenmedim mi? İşte şimdi, yolun sonunu izliyor, içimde tekrar eden sesleri dinliyor anlıyorum; Tanıyorum seni.

388

Güneş tenine çarpıyorsa güzel, pencere karşında açılıyorsa. Su akıyorsa dudaklarına, tuz ekmeğinde güzel. Renkler giydiklerinde, saçların değiyorsa denize işte ancak öyle güzel. Üzerinden geçtiğin yollar farkında değil ama kenarında açan çiçekler sana hürmet ederler. Görmezsin. Elbette görmezsin bulutlarda seni bekleyenleri, yağmur yağacak bir şehre gitmeni isterler. Bilmezsin. Nasıl bilmezsin ellerine değen eşyanın bahtiyar hissini. Bozuk saat çalışmaz mı, solmuş çiçekler can bulmaz mı, ömrü uzamaz mı kırıldı kırılacak ağacın dalları. Kocaman bir okyanus, derinliği bilinmez. Bilinir mi sanıyorsun gözlerinin içinde görünenler. Bir tek sesin duyulur, sesinde güneşlenmek, sesinle mehtabı karşımda bilmek ve elbette soluğun içinde saatlerce yüzmek; İşte, bu dünyayı yaşanır eden birkaç gerçek.

Seni Düşünüyorum – Nâzım Hikmet



Türkiye Komünist partisi, 
                 T.K.P.'m benim,
                        seni düşünüyorum.
Sen dünümüz, bugünümüz, yarınımızsın,
en büyük ustalığımız,
                   en ince hünerimizsin.
Sen aklımız, yüreğimiz ve yumruğumuzsun.
Dünyada bir anlı şanlı soyun var :
sen küçük kardeşisin V.K.P. (B)'nin.
Sen bana bugün
           mübarek alnımdaki yara yerinle
ve işçi bileklerinde zincir izleriyle göründün, 
yürüyorsun dimdik, pırıl pırıl.
Ömrümde yalnız seninle 
         ve senin safında olmakla övündüm. 


Bacımınkiler gibi gök gözlü şehrim,
                      İstanbul'um
                         seni düşünüyorum.
Oturmuşum deniz kıyısına, 
bakıyorsun limana gelen Amerikan zırhlısına.
Hastasın, açsın, öfkelisin.
O da bakıyor sana,
hem de nasıl,
efendinmiş,
       patronunmuş,
             sahibinmiş gibi itoğlu it.


Bozkırdaki tarlalar sizi düşünüyorum.
Belki karasapanla sürülürdünüz,
kavruk olurdu ekininiz,
kavruktu mavruktu, buğday idi ya,
Amerikan şimdi beton dökmüş oraya,
ölüme uçak alanı yapmış sizi.


Uzun uzun şoseler sizi düşünüyorum.
Üstünüzden kervan geçmez, kuş uçmaz,
ölmeğe, öldürmeğe gidilir yalnız.


Seni düşünüyorum tornacı Rahmi.
Belki bu sabah basıldı evin,
belki şimdi Birinci Şubedesin,
kolların kelepçeli arkadan,
                kan içinde yüzün gözün.
Biliyorum söyletemezler :
''Barış Yolu'' dergisini kimden alıp dağıttığını.


Seni düşünüyorum Hasan oğlu Hüseyin.
Mangalardan birinin bilmem kaçıncı eri.
Selâm vermedin diye, çipil teğmen,
             basıyor tokadı sana.
Sen sımsıkı duruyorsun,
             yüzünde beş parmağın yeri.
Biliyorum, Hasan oğlu Hüseyin
kaçacaksın,
      katletmiye gitmiyeceksin
                Korede kardeşleri.


Seni düşünüyorum Hatçe kadın.
İnsandan çok arık toprağa benziyorsun,
               hayır topraksızlığa.
Beş çocuk doğurdun, üçü öldü.
Fakir köy halkını peşine taktın,
         gidiyorsun zaptetmeğe
           süngülerin ardındaki bey toprağını.


Üniversiteli kız seni düşünüyorum.
İçerdesin bir yıldır,
en az üç yıl verecekler.
Bana bir şiirimi okumuştun,
sesin kulağımda hâlâ.


Seni düşünüyorum sayacı İsmail Usta.
Marşal emretti, açıldı gümrük kapıları,
sen dükkânın kapısını kapattın,
zarf, kâat sattın.
        Galatasaray'da, postanenin orda.
Dilendin sonra,
        sonra öldün veremden,
               ev halkıyla beraber.


Seni düşünüyorum anne.
Büsbütün perde indi mi gözlerine?
                Karanlıkta mısın?


Karıcığım, seni düşünüyorum.
Sütün kesildi mi büsbütün,
emziremiyor musun artık tosunumu
                       Memed'imi?
Ev kirasını bu ay verebildin mi?
Ben aklında mıyım?


Mavi bulutlar geçiyor altın kubbelerin üzerinden,
kırmızı bacaların,
beyaz kulelerin üzerinden mavi bulutlar geçiyor.
Bakıyorum Moskova'nın pencerelerinden birinden
        seni düşünüyorum memleketim
        memleketim Türkiye'm seni düşünüyorum
zaten bir dakka çıktığın yok aklımdan,
hasretin dayanılır gibi değil
    Moskova'da yaşamanın saadeti olmasa,
    burda herkes sormasa seni benden,
Sovyet insanlarından her gün mektup gelmese,
sevmese seni onlar
benim onları sevdiğim kadar.


                                        Moskova, 9.10.1951